İstanbul bir garip şehir. Efsunlu.

Nasıl anlatılır ki İstanbul? Nereden başlanır, hangi güzelliğinden söz edilir, hangi hikâyesine öncelik verilir? Bir yanını anlatmaya kalkarsınız, öteki yanı eksik kalır. Bir semtinden bahsedersiniz, başka bir semti gelir aklınıza. Sanki tek bir şehri değil, iç içe geçmiş nice şehri anlatmaya çalışırsınız.

Anlatılmaz aslında İstanbul; yaşanır. Hem de her şeyiyle, her hâliyle, bütün güzellikleri ve meşakkatleriyle yaşanır.

Dünyanın merkezidir İstanbul. Bir yanı Avrupa'ya, öteki yanı Asya'ya uzanan; Karadeniz'i Marmara'ya, Doğu'yu Batı'ya, geçmişi bugüne bağlayan müstesna bir şehir. Yalnızca kıtaların değil, uzak coğrafyalardan gelip bu şehirde kök salan insanların da buluşma noktası.

İmparatorluklara başkentlik etmiş, medeniyetlerin yükselişine de çöküşüne de tanıklık etmiş kadim bir şehir. Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye'nin payitahtı. Payitahtlık devri geride kalmış olsa da gönlümdeki saltanatı hâlâ sürüyor İstanbul'un. Tarihin, kültürün, sanatın, ticaretin ve hayatın nice rengini bir arada taşıyor.

İstanbul'un azameti insanı hayrete düşürür. Türkiye nüfusunun beşte birine yakını burada yaşar. Otuz dokuz ilçesinden yalnızca biri olan Esenyurt, bir milyonu aşan nüfusuyla pek çok ilimizden daha kalabalıktır. Üniversiteleri, sanayi bölgeleri, çarşıları, alışveriş merkezleri, modern ofis binaları, mütevazı mahalleleri, kıyıları ve ormanlarıyla başlı başına bir dünya…

İstanbul'un nüfusunu sayabilirsiniz; insanda bıraktığı izi ölçemezsiniz.

Bir düşünün İstanbul Boğazı'nı…

İki kıta, iki yaka ve aralarında uzanan o eşsiz su yolu. Birbiri ardınca gelip geçen gemiler, ufka doğru yol alan vapurlar, onların peşi sıra kanat çırpan martılar… Kıyılara dizilmiş yalılar, saraylar, camiler; tepelerden denize doğru uzanan korular… Gün ışığının suya vurduğu, akşamın yavaş yavaş iki yakaya çöktüğü o benzersiz manzara.

Boğaz'ın her saati ayrı güzel, her mevsimi başka.

Bazen Boğaz'ı temaşa etmek bile yeter insana. Hiçbir yere yetişmeden, hiçbir şey düşünmek zorunda kalmadan, yalnızca bakmak… Yüzünüze vuran rüzgârı hissetmek, vapurların sesini duymak, denizin üzerinde gelip geçen hayatı izlemek. Şehrin bütün keşmekeşine rağmen Boğaz kıyısında insanın içine usulca bir sükûnet yerleşir.

Ne var ki İstanbul'un letafeti kadar meşakkati de vardır.

Trafiği mesela… Kalabalığı, gürültüsü, bitmek bilmeyen koşuşturması… Bazen birkaç kilometrelik yol, insanın saatlerini alır. Metrobüse binebilmek bir mücadeleye, otomobille bir yere yetişmek sabır imtihanına dönüşür. Park yeri ararken geçen zaman, uzayıp giden kuyruklar, bir türlü dinmeyen telaş…

Sabrınızı sınar bazen İstanbul. Yorar, bunaltır, hatta kendinden bıktırır.

İstanbul'u gezmekle İstanbul'da yaşamak arasındaki farkı anlatan güzel bir benzetme vardır. Derler ki İstanbul, misafirleri için başkasının çocuğu gibidir. Görürsünüz, seversiniz, kucağınıza alır, öper, koklarsınız. Ne kadar güzel, ne kadar sevimli dersiniz. Fakat çocuk ağlamaya başlayınca hemen annesine babasına vermek, kendi huzurunuza dönmek istersiniz.

İstanbul'un güzel yüzüne hayran olmak kolaydır. Asıl mesele, bütün huysuzluklarına rağmen onu sevebilmek, olduğu gibi kabullenebilmektir.

İstanbul'un bütün bu zahmetlerini bilirim elbet.

Ama değer be!

Saatlerce katlanılan trafik çilesi, Ayasofya-i Kebir Camii'nde yahut Sultanahmet Camii'nde kılınacak bir vakit namazın huzuruna değer.

Bir semtten ötekine ulaşmak için harcanan saatler, Eyüp Sultan Hazretleri'nin türbesini ziyaret etmeye, o güzelim meydanda dolaşmaya, ardından oturup bir güveç yemeye değer.

Park yeri ararken geçen yarım saat, Nişantaşı'nın hareketli sokaklarında yürümeye, İstiklal Caddesi'nin kalabalığına karışmaya, Galata'dan şehri seyretmeye değer.

Metrobüsün sıkışıklığı, bir vapurun güvertesinde martılar eşliğinde karşıya geçmenin huzuruna değer.

Bitmek bilmeyen kuyruklar, Topkapı Sarayı'nın avlularında tarihin izini sürmeye, Kapalıçarşı'nın sokaklarında kaybolmaya, Süleymaniye'de kuru fasulye yemeye değer.

Gürültünün ve kalabalığın bıraktığı yorgunluk, Moda sahilinde oturup denizi seyretmeye, Salacak'ta Kız Kulesi'ne bir selam vermeye, Eminönü'nde balık ekmek yemeye değer.

Günün bütün koşuşturması, Adalar'da geçirilen bir akşama, Belgrad Ormanı'nda yapılan sabah yürüyüşüne, Pierre Loti Tepesi'nde içilen bir bardak çaya değer.

Bazen İstanbul, gün boyunca çektiğiniz bütün zahmeti tek bir manzarasıyla unutturur.

Üstelik bu güzellikler birkaç meşhur mekândan ibaret değildir. İstanbul, semt semt başka bir çehreye bürünür. Her biri ayrı bir âlem, ayrı bir hikâye…

Beşiktaş'ın çarşı telaşı, Kadıköy'ün kitapçıları ve Moda'ya açılan sokakları, Üsküdar'ın camilerle süslü sahili, Beyoğlu'nun tarihî pasajları… Fatih'in külliyeleri, Balat'ın eski evleriyle bezeli yokuşları, Beykoz'un koruları, Çatalca'nın köyleri, Bayrampaşa'nın komşuluk geleneği…

Bir yerde denizle iç içe geçmiş bir hayat, başka bir yerde şehrin bütün hareketini sırtlanan ticaret merkezleri. Kimi semtte dar sokakların mahremiyeti, kiminde geniş caddelerin hiç dinmeyen uğultusu…

Silivri'nin Marmara kıyılarından Şile'nin Karadeniz sahillerine uzanan bu şehirde, bir semtin bittiği yerde bazen başka bir İstanbul başlar.

Aynı şehrin içinde birbirinden ne kadar farklı hayatlar yaşanır!

Bir yerde gökdelenler yükselirken başka bir yerde eski mahalle evleri hâlâ ayaktadır. Bir tarafta büyük iş merkezleri ve alışveriş caddeleri, diğer tarafta küçük esnaf dükkânları, mahalle pazarları, daracık sokaklar… Kimi yerde zenginlik bütün ihtişamıyla görünür; kimi yerde hayat, geçim mücadelesinin ağırlığı altında sürer.

Elbette İstanbul herkese aynı imkânları sunmaz. Aynı şehrin, hatta aynı mahallenin insanları bile birbirinden çok farklı hayatlar yaşayabilir. Birinin kolaylıkla ulaştığı imkân, bir başkası için yıllarca çalışıp çabalamasını gerektiren bir hayal olabilir. Kimi insan bu şehirde bolluk içinde yaşarken kimi insan için barınmak, geçinmek, ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak başlı başına bir mücadeledir.

İstanbul'un ihtişamını anlatırken bütün bu hayatları görmezden gelmek olmaz. Zira bir şehrin hakikati yalnızca görkemli yapılarında, güzel manzaralarında değil; sokaklarında yaşayan insanların sevinçlerinde, kederlerinde, umutlarında ve mücadelelerinde de saklıdır.

İstanbul'u tanımak biraz da bütün bu farklı hayatları görebilmektir.

İstanbul âdeta dünyanın küçük bir örneğidir. Dillerin, inançların, geleneklerin ve farklı hayat biçimlerinin buluştuğu bir şehir. Bir sokakta camiyle karşılaşırsınız, biraz ileride bir kilise, başka bir köşede bir havra çıkar karşınıza. Bir başka semtte cemevi, başka bir mahallede asırlık bir tekke yahut dergâhın izleri…

Yüzyıllar boyunca farklı milletlere ve inançlara mensup insanların yaşadığı bu şehir, onların hatıralarını da bağrında taşır. Mimarisinde, mutfağında, musikisinde, dilinde ve gündelik hayatında nice kültürün izi vardır. Bütün bu kültürler, İstanbul'un müşterek hayatına da biçim vermiştir.

Bir yanda Nevizade'nin geceye uzanan sohbetleri, öte yanda Eyüp Sultan'da sabah namazına yetişenler…

Bir yanda Levent'in göğe yükselen iş kulelerinde mesaiye başlayanlar, öte yanda Kapalıçarşı'da dükkânının kepengini açan esnaf…

Bir yanda Boğaz kıyısında gün batımını seyredenler, öte yanda gece vardiyasında çalışarak şehri ayakta tutanlar…

Hepsi İstanbul.

Birbirinden farklı, kimi zaman birbirine karşıt hayatlar; fakat hepsi aynı şehrin insanları, aynı şehrin hikâyeleri.

İstanbul ne yalnızca geçmişe aittir ne de bütünüyle bugüne. Kadim zamanların izlerini modern hayatın hareketliliği içinde yaşatır.

İstanbul'a duyduğum sevginin en önemli sebeplerinden biri de taşıdığı manevi iklimdir.

Eyüp Sultan Hazretleri, Aziz Mahmud Hüdâyî, Yahya Efendi, Mehmed Emin Tokadî, Sünbül Sinan, Pîr Nûreddin Cerrâhî Hazretleri ve daha nice büyük zatın hatırası bu şehirde yaşamaya devam eder. İstanbul'un camileri, türbeleri ve tekkeleri asırlık ilim ve irfan geleneğinin izlerini bugüne taşır.

Bir semtinde tarihî bir caminin avlusunda soluklanır, başka bir semtinde bir türbenin huzurunda dua edersiniz. Kimi zaman eski bir tekkenin kapısından içeri girer, yüzyıllardır süregelen bir manevi geleneğin izlerini hissedersiniz.

Bu şehrin sokaklarında yürürken bugünün hayatına karışır, asırlar öncesinden kalan hatıralarla da karşılaşırsınız.

Minarelerinden yükselen ezanları, kubbeleri, tarihî mabetleri, şehitleri, gazileri, âlimleri ve evliyalarıyla başka bir mana taşır İstanbul.

Gönlümde ezanın da bayrağın da en çok yakıştığı şehirdir İstanbul.

Peki, bütün bunları anlatmak İstanbul'u tanımak için yeterli mi?

Elbette değil.

İstanbul'u yalnızca tarihî yapıları gezerek, Boğaz'ı seyrederek yahut meşhur caddelerinde dolaşarak tanıyamazsınız. Bu şehirle biraz vakit geçirmek, sokaklarına karışmak, insanlarıyla konuşmak, mahallelerini dolaşmak gerekir. Adı pek duyulmayan bir semtine gitmeli, eski bir sokağında yürümeli, bir esnafın hikâyesini dinlemeli insan.

İstanbul'u görmek yetmez; onu tanımak, anlamak, hatta zamanla onunla anlaşmak gerekir.

Şehrin huyunu suyunu öğrenmek, sokaklarına aşina olmak, gündelik telaşının içinde kendine bir yer bulmak gerekir. Zamanla hangi yolun nereye çıktığını, hangi sokağın ne vakit sessizleştiğini, hangi semtin nasıl bir hayat sürdüğünü öğrenir insan.

İstanbul'a alışmak, başka şehirlerde biraz da İstanbul'u aramaktır.

Bir maşuk gibidir İstanbul. Güzelliğine meftun olursunuz; cefasına da katlanırsınız.

İstanbul'dan uzak kalmak biraz da nefessiz kalmak gibidir. Nereye giderseniz gidin, ne kadar güzel yerler görürseniz görün, gönlünüzün bir yanı hep orada kalır. Gittiğiniz yerin güzelliklerini takdir eder, insanlarını sever, sokaklarında dolaşırsınız. Ama dönüş vakti geldiğinde, yolun sonunda sizi İstanbul'un beklediğini bilmek bile ayrı bir sevinçtir. Bazen başka bir şehrin en çok İstanbul'a dönüşünü seversiniz.

Çünkü insan her güzel yeri sevebilir; ama kendini her güzel yere ait hissedemez.

Bazı şehirler insanın hayatından geçer, bazılarıysa hayatının ayrılmaz bir parçası olur. Öyle ki insan, ömrü sona erdikten sonra da o şehrin toprağında kalmak ister.

Doğumuma şahitlik eden, ömrüm boyunca bana yoldaş olan İstanbul, ölümümün de şahidi olsun isterim. Ebedî istirahatgâhım da yine bu şehrin toprağı olsun.

Bu yüzden hep şöyle dua ederim: Yüce Allah canımı İstanbul'da alsın. Mezar yerim bile burada hazırdır mesela.

İstanbul'u anlatmak saatler sürer. Belki sayfalar dolusu yazsak yine eksik kalır. Çünkü bir şehri tarif etmek başka, o şehrin hatıralarını ömrüne nakşetmek başkadır.

İstanbul yalnızca yaşadığım şehir değildir; hayatımın, hatıralarımın ve inancımın ayrılmaz bir parçasıdır.

Çünkü mesele İstanbul'da yaşamak değil, İstanbul'u yaşamaktır.